21 Temmuz 2015 Salı

Ben

Her gün, saat 22:00'da alarmım çalar.
Bunun ne alarmı olduğunu bilmeyenler telefonumun çaldığını zanneder. Neden açmıyosun derler. Anlatmaktan sıkılmam, anlatırım.

Anlatmaktan sıkıldığım bir an hissedersem, iki elimle kaburgamı açar bakarım. Huzurum bir yere mi kaçmış diye. Kaçmamışsa kapatır dikerim dikiş makinesiyle. Kaçtıysa durum sakat.
Hemen bir ormanlık, yeşillik, deniz, dağ, park, bahçe, doğa peşine düşerim.
Yakalar huzuru, içime sokar sonra dikerim yine.

Elektronik müzik severim çılgınca.
Sevdiklerimi de severim çılgınca. Korkup kaçan da olur, bana sımsıkı sarılan da.
Hediyeye boğarım, ilgiye boğarım, boğabilirim kısaca.
Sonra kaçan olunca üzülürüm. Ama hayat kalanlarla devam eder.
Bu boğuşların nedeni sevgi pötürcüğü olarak yetişmem olabilir, anneanneli, dedeli, babaanneli evler.

Çilek ve karpuzu çok severim. Kırmızı rengin aksine.
Kırmızı renk itici, yeşil - mavi tatlı. Belki doğayı hatırlattığı için.
Belki de canım öyle ister.

Böbreğim çok çalışır. Ne kadar sağlıklı emin değilim.
Emin olmadığım şeyler canımı sıkar. Doğaya kaçarım.
Çözmeye çalışıp da sarpa sardı mı işler, çözene kadar daha çok üstüne düşerim.
Bazen olur, bazen çözülmez.

Moralim bozuksa mideme vurur, sancılanırım.
System of A Down - Fuck the System dinlerim.
Konserlerine gitmek istesem, bu Ermeni abiler beni konsere almaz. Ara ara bunu düşünüp hüzünlenirim. Ben mi yaptım soykırımı? Tarihi neden sanatın önüne sürüyorsunuz?

Ani sinirlenirim. Kolay değil ama ani. Sonra durulurum hemen.
Sinirlenince kırıcı olurum.
Agzıma geleni söylerim. Sanki boğazıma kadar sünger dolmuş da nefessiz kalmışım gibi patır patır dökülür kelimeler ağzımdan.

Ömer Seyfettin'in Ant hikayesi beni hunharca ağlatır.
Balıkesir'in Gönen ilçesinin girişinde bir yol levhası gibi; "Ben Gönen'de doğdum. Ömer Seyfettin" yazar, bu Ant hikayesinin ilk cümlesidir aynı zamanda.
Yarı memleketim Balıkesir sayıldığı için gururlanırım. Gereksiz.
Kemalettin Tuğcu, Ömer Seyfettin hikayeleriyle böyle duyarlı ve ekstra hassas bünyeler olduğumuzu düşünürüm. Küçücük çocuklar kitap okurken neden ağlasın, anlayamam.
Alpay Erdem'i severim, Ben yazılarını ayrı severim. İlham almış olabilirim. Taş atmamalı.
İlham güzel bir şey.
Bir de İlhan İrem.

Gündem üzücü.
İçimiz yanı.

Ant içmek.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Dedem

Rüyamda dedemi gördüm.
Bize kızan olursa kocaman göbeğini yan devirip yattığı yerin arkasındaki küçük saklanma alanıyla hep yanımızda olan dedem.

Uzunca vakit geçiremediğim ama geçirdiğim zamanda tütün kokan elleriyle başımızı okşaması, kötü kelimeli (!!) ve yasak Kemal Sunal filmlerini kahkahalarla izleyebildiğimiz dedem. Yaz akşamlarında kapının önünde, dedem kendi köşesinde biz etrafına saçılmış torunlar mutlu mutlu otururduk.
Çiğdemlerin içini çıkarıp çayın içine atarken, hayattaki en büyük keşfi yapmış olmanın hazzını yaşardık. Çekirdekli çay!
Dedem şair ruhluymuş, şiir yazarmış.
Şiirin derinliğini anlayacak olgunluğa gelemeden kaybettim O'nu.
Aliağa'da barakalarda kalabalık ailemizin rahatı için ranzalar, gölgelikler, duşlar yapan bir marangozdu dedem. Koca kalpliydi, hiç sinirlendiğini görmedim; ki biz 9 adet yakın yaşlarda keşif peşinde koşuşturan kuzenlerdik.
Rüyamda pamuk saçları alacalı, yanında hala saçında tek beyazı olmayan anneannem. Annem ise ikisinin arasında, ispanyol paça pantolonu, dar gömlek ve madalyonu ile tam 70'ler ruhunu yansıtıyor. Hepsinin yüzünün güldüğü, güneşli bir İzmir günündeyiz. Ben görüyorum, izliyorum onları. Onlar beni görmüyor.

Sabah annemi arıyorum, anlatıyorum rüyamı. Diyor ki, dün dedenin ölüm yıl dönümüydü, ziyaret ettik. Mutlu olmuştur, sana da malum olmuş. Duygusallığın "d"siyle alakasız(!) anne ve babamın gözleri doluyor. Yoldalar Balıkesir'e doğru. İçim huzur doluyor, şanslı hissediyorum böyle güzel büyüklerin yanında sevgi dolu büyüdüğüm için.