Murathan Mungan'ın içinde derinlikler saklı şiiri "Kırılgan" ne şahane.
Şiir,
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum içimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı
Bir yanım buz sarayı.
diye bitiyor.
Bazen tarif edilemeyecek bir iç ezilmesi ile hissediyorsun, bazen de kalbin durmuş gibi oluyor kırıldığında.
Berkin'in uzun zamandır komada olması, talihsiz sonu vazgeçilmez kılıyordu. Ama dünyanın en soğuk ve sevimsiz kelimesi "ölüm"e hazırlanamıyor insan.
Haberi okuyup, tuvalete koştum. Yeni mekanda gözyaşı (ki kahkaha kadar doğal) hoş karşılanmayabilirdi. Tuvaletin tavanı ile dakikalarca bakışıp minik damlaları içeri itip, bu adaletsiz topraklara bir emek vermek gerektiğine yine kanaat getirdim.
Bu adaletsizlik üzdü bizi, sokaklara ne umutlarla çıkmıştık. Neler geldi başımıza.
Normalde hayatta oturup iki kelime edemem diyeceğimiz insanlarla kol kola omuz omuza yürüdük, oturduk, tartışabildik. Sesimizi yurt dışına duyurmak istedik; protesto nedir, bu olay en güzel nasıl anlatılır diye kelime araştırdık "google translate" ten.
Gezi günlerinde sokaklarda güzel gazlar yemiş, ezilme tehlikeleri geçirmiştim; sonunda sokaklarda daha fazla gaz yemenin hiçbir şeye çare olmadığını düşündüm. Sonrasında sokakta tencere tava çalarak, komşuluk ilişkilerimi geliştirdim (!) Örgütlenmek mi, beyin gücü ile bir yaptırım mı olmalıydı çıkış yolu bilemedim.
Sonunda biraz gündemin üstünü kapatarak, hayatlarımıza geri döndük. Taksim meydanında toplaşma sebebimiz akşam Asmalı'ya gitmek oldu. Gezi parkında banklarda oturma sebebimiz; Havataş'la gelecek arkadaşlarımızı beklemek oldu, parktaki garip tiplerden çekinirken.
Acaba bu olaylar tarih kitaplarında yerini alır mı? Çılgın bir babaanne olursam torunlarıma bu hikayeden bahseder miyim bilmiyorum.
Tek bildiğim çok kırgın olmam.
Ne yazık ki bu adaletsizliğin önüne duvar örülmeyeceğini düşünmem.
İlkbahar da gelmişti, güzellikler olmalıydı.
ayrıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayrıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Mart 2014 Çarşamba
25 Kasım 2013 Pazartesi
Şarkılar Konuşuyor
Bazen çok huzurlu hüzünler içinde olabiliyor insankızı ve insanoğlu.
Eğer havada yağmur varsa ve güneş kendini bulutlar arkasında saklıyorsa, tam da günü olabilir "Huzurlu hüzün" ün. Böyle günler için şarkı listelerimiz olmalı. Bizi ne depresifliğe iten ne de neşelendirmeye çalışan...
London Grammar'ın son dönemlerde dilime dolanan şarkısı "Darling Are You Gonna Leave Me" bu listeye girmeye hak kazanan şarkılardan.
Öyle şarkılar olmalı ki seni Queen - Don't Stop Me Know gibi gaza getirip "Aman, geçer anı yaşa bebeğim. Git, gez, eğlen ve odaklanma hiç bir şeye. Hayata bir kere geliyorsun bunlara zaman harcama" dememeli; Jay Jay Johansson - Far Away gibi dibe çekmemeli "Acıların en dayanılmazı sende, şu an başka kimse böyle ağlamıyordur. Ağla ağla için açılsın, sürekli bunalım şarkılar dinle ki hüznün daha güzel anlam bulsun" diyerek.
Koop - Strange Love gibi "Sıkıntın olduğunun farkındayım; ama bu anı yaşamazsan daha büyükleriyle geri dönebilir. En iyisi mi hüznünü huzurlu bir şekilde yaşa. Mutlaka sana katacağı bir artısı vardır bu yaşadıklarının. Bu bir süreç, yaşanması gereken bir süreç. Elbet her şey yolunu bulur. Ben yanındayım ve yakında her şey güzel olacak. " demeli.
Sanırım dostluklarda da beklenen benzer.
Anlayış.
Bazen anı yaşayalım, odaklanmadan günü geçirelim dostlarıyla gününü geçirirsin; bazen sen ağlamaya başlayınca senin üç katın gözyaşıyla acını içerleyen dostlarınla.
Bazen de, daha sessiz bir şekilde kendini yanında hissettiren dostlarınla geçer zaman. Hissedersin. Hüzünlü huzur yaşadığın bir günde anlar seni.
Çok soru sormaz, gelir yanına oturur.
Bu şarkıyı açar.
Susar.
Eğer havada yağmur varsa ve güneş kendini bulutlar arkasında saklıyorsa, tam da günü olabilir "Huzurlu hüzün" ün. Böyle günler için şarkı listelerimiz olmalı. Bizi ne depresifliğe iten ne de neşelendirmeye çalışan...
London Grammar'ın son dönemlerde dilime dolanan şarkısı "Darling Are You Gonna Leave Me" bu listeye girmeye hak kazanan şarkılardan.
Öyle şarkılar olmalı ki seni Queen - Don't Stop Me Know gibi gaza getirip "Aman, geçer anı yaşa bebeğim. Git, gez, eğlen ve odaklanma hiç bir şeye. Hayata bir kere geliyorsun bunlara zaman harcama" dememeli; Jay Jay Johansson - Far Away gibi dibe çekmemeli "Acıların en dayanılmazı sende, şu an başka kimse böyle ağlamıyordur. Ağla ağla için açılsın, sürekli bunalım şarkılar dinle ki hüznün daha güzel anlam bulsun" diyerek.
Koop - Strange Love gibi "Sıkıntın olduğunun farkındayım; ama bu anı yaşamazsan daha büyükleriyle geri dönebilir. En iyisi mi hüznünü huzurlu bir şekilde yaşa. Mutlaka sana katacağı bir artısı vardır bu yaşadıklarının. Bu bir süreç, yaşanması gereken bir süreç. Elbet her şey yolunu bulur. Ben yanındayım ve yakında her şey güzel olacak. " demeli.
Sanırım dostluklarda da beklenen benzer.
Anlayış.
Bazen anı yaşayalım, odaklanmadan günü geçirelim dostlarıyla gününü geçirirsin; bazen sen ağlamaya başlayınca senin üç katın gözyaşıyla acını içerleyen dostlarınla.
Bazen de, daha sessiz bir şekilde kendini yanında hissettiren dostlarınla geçer zaman. Hissedersin. Hüzünlü huzur yaşadığın bir günde anlar seni.
Çok soru sormaz, gelir yanına oturur.
Bu şarkıyı açar.
Susar.
12 Mayıs 2013 Pazar
"Abdurrahman Çelebi"lik
Anneler gününde annemden uzak olmak beni bir miktar duygulandırdı.
Uzun zamandır üstünde düşündüğüm "Aileden uzak yaşama" kavramı bu büyük şehirde yalnızlık hissi yaratıyor bünyemde. Ama hayat zaten çok yönlü bir zorluk, çok bilinmeyenli denklem gibi. 18 yaşımdan beri yalnız yaşayıp, şimdi ailemin yanında yaşamaya başlasam tam 5 gün sonra psikolojimin nasıl olacağını çok net öngörebiliyorum. Yine de Polyanna tarzı hayalcilik ruhumda var; hayali güzel.
Her anneler gününde olduğu gibi yine çocuk yetiştirmenin ne denli zor ve ürkütücü olduğunu düşündüm. Son zamanlarda keyifle okuduğum kitap "4 Anlaşma" da annelik - çocuk yetiştirme hakkında, çocuğu cesaretlendirmeye dair ilginç fikirler sunulmuş. Çocukların her konuda cesaretlendirilmesi, hevesinin kırılmaması ve ilgi duyduğu kapıların açık tutulması gerektiğini savunuyor, Meksikalı yazar Don Miguel Ruiz. Bunu örneklerle anlatıyor; işten gelip yorgun olduğunuz bir anda minik oğlunuz okulda öğrendiği 9. Senfoniyi tiz sesli flütle çalmak istediğinde O'na "Çalma şunu, kafam şişti!" demeniz oğlunuzun tüm şevkini kırabilir diyor. Bu O'nun geleceğindeki birçok kapının kapanmasına etki edebilir ve öz-güvenini negatif etkileyebilir diyor. Peki bir anne nasıl bu kadar sabırlı olabilir? Şu an annelik oldukça uzak bir olgu geldiği için bu denli sabrın var olabileceğine imkan veremiyorum.
Sevgi dolu bir ailede büyümüş şımarık bir kız çocuğuyken bana öğretilen en büyük şey "mütevazilik" ti. Bunun fazlasının çok da gerekli olmadığını yaşım ilerledikçe deneyimleme şansı buldum. Resim öğretmenimin çok beğendiği resimler karşısında, sanatçı ailem bana "Abdurrahman Çelebi" derlerdi. Bu bizim -sataşarak- anlaşma şeklimizdi, ben bozulur ağabeyime sataşırdım, O da bana. Resim yapmayı bir süreliğine bıraktım; ama küçükken hevesim kırıldığı için değil hayatımda farklı şeyleri önceliklendirdiğim için. Şimdi düşünüyorum, acaba gerçekten yeteneksiz olduğuma inansam elimi ayağımı tamamen çeker miydim? Evet.
E bunun dengesi nedir o zaman?
Zor iş.
Hissiyat ve ilhamla da ilgili sanırım annelik. (Zaman ve deneyimle bu sorunun da cevabını bulacağıma eminim)
Tek bildiğim tüm kadınların çok okumak ve öğrenmek ve araştırmak zorunda olduğu. Biz kadınlar kendimizi ne kadar yetiştirirsek, ülkemizin geleceği o denli güçlü olacaktır. Çünkü biliyoruz ki; dünya kadınların yetiştirdiği erkekler tarafından yönetiliyor. Çocuklar vicdan duygusu ile yetiştirilirse; diktatörler oluşmaz, oluşamaz.
Anneler çocuklarını cinsiyet ayrımı yapmadan yetiştirseler, türlü sapıklar, maço erkekler ve kadına karşı şiddetin azalacağına inanıyorum. Erkek adam oturur, kız dediğin servis eder zihniyeti ne yazık ki en modern annelerde bile karşımıza çıkmakta. Oğlu bir kızla geceyi geçirince "Aslan yavrum sayı attı" diye düşünen ebeveynler, kızları gece dışarı çıkınca "namus"una leke sürüleceğini düşünebiliyor. E o leke ise, lekeyi süren aslan parçası oğlun değil mi? O.
PS: "Yalnız daha mutluyum" cümlesi derin anlam içerir.
Uzun zamandır üstünde düşündüğüm "Aileden uzak yaşama" kavramı bu büyük şehirde yalnızlık hissi yaratıyor bünyemde. Ama hayat zaten çok yönlü bir zorluk, çok bilinmeyenli denklem gibi. 18 yaşımdan beri yalnız yaşayıp, şimdi ailemin yanında yaşamaya başlasam tam 5 gün sonra psikolojimin nasıl olacağını çok net öngörebiliyorum. Yine de Polyanna tarzı hayalcilik ruhumda var; hayali güzel.
Her anneler gününde olduğu gibi yine çocuk yetiştirmenin ne denli zor ve ürkütücü olduğunu düşündüm. Son zamanlarda keyifle okuduğum kitap "4 Anlaşma" da annelik - çocuk yetiştirme hakkında, çocuğu cesaretlendirmeye dair ilginç fikirler sunulmuş. Çocukların her konuda cesaretlendirilmesi, hevesinin kırılmaması ve ilgi duyduğu kapıların açık tutulması gerektiğini savunuyor, Meksikalı yazar Don Miguel Ruiz. Bunu örneklerle anlatıyor; işten gelip yorgun olduğunuz bir anda minik oğlunuz okulda öğrendiği 9. Senfoniyi tiz sesli flütle çalmak istediğinde O'na "Çalma şunu, kafam şişti!" demeniz oğlunuzun tüm şevkini kırabilir diyor. Bu O'nun geleceğindeki birçok kapının kapanmasına etki edebilir ve öz-güvenini negatif etkileyebilir diyor. Peki bir anne nasıl bu kadar sabırlı olabilir? Şu an annelik oldukça uzak bir olgu geldiği için bu denli sabrın var olabileceğine imkan veremiyorum.
Sevgi dolu bir ailede büyümüş şımarık bir kız çocuğuyken bana öğretilen en büyük şey "mütevazilik" ti. Bunun fazlasının çok da gerekli olmadığını yaşım ilerledikçe deneyimleme şansı buldum. Resim öğretmenimin çok beğendiği resimler karşısında, sanatçı ailem bana "Abdurrahman Çelebi" derlerdi. Bu bizim -sataşarak- anlaşma şeklimizdi, ben bozulur ağabeyime sataşırdım, O da bana. Resim yapmayı bir süreliğine bıraktım; ama küçükken hevesim kırıldığı için değil hayatımda farklı şeyleri önceliklendirdiğim için. Şimdi düşünüyorum, acaba gerçekten yeteneksiz olduğuma inansam elimi ayağımı tamamen çeker miydim? Evet.
E bunun dengesi nedir o zaman?
Zor iş.
Hissiyat ve ilhamla da ilgili sanırım annelik. (Zaman ve deneyimle bu sorunun da cevabını bulacağıma eminim)
Tek bildiğim tüm kadınların çok okumak ve öğrenmek ve araştırmak zorunda olduğu. Biz kadınlar kendimizi ne kadar yetiştirirsek, ülkemizin geleceği o denli güçlü olacaktır. Çünkü biliyoruz ki; dünya kadınların yetiştirdiği erkekler tarafından yönetiliyor. Çocuklar vicdan duygusu ile yetiştirilirse; diktatörler oluşmaz, oluşamaz.
Anneler çocuklarını cinsiyet ayrımı yapmadan yetiştirseler, türlü sapıklar, maço erkekler ve kadına karşı şiddetin azalacağına inanıyorum. Erkek adam oturur, kız dediğin servis eder zihniyeti ne yazık ki en modern annelerde bile karşımıza çıkmakta. Oğlu bir kızla geceyi geçirince "Aslan yavrum sayı attı" diye düşünen ebeveynler, kızları gece dışarı çıkınca "namus"una leke sürüleceğini düşünebiliyor. E o leke ise, lekeyi süren aslan parçası oğlun değil mi? O.
PS: "Yalnız daha mutluyum" cümlesi derin anlam içerir.
28 Kasım 2012 Çarşamba
Mum
İki gündür evde yatıyorum.
İlaçların etkisi mi, vücudumun isyanı mıdır bilmem tabiri caizse -ölü gibi- uyuyorum. Gözümü açınca, ya da uykumdayken sevgilim, annem-babam, Ezra, abim (ağabey) kimisiyle konuşmuş ama yarım hatırlıyor kiminin aradığını bile hatırlamıyorum.
Bu kadar uykudan sonra biraz kendime geldim. Yarım saat sonra yeni bol parasetamollu ilacımı içip yeni bir seansa başlayacağım.
Bugün uyku aralarındaki yemek ve vitamin depolama zamanlarımda kendimce ustalara saygı kuşağı yaptım, saygılar "Francis Ford Coppola" ya idi. Film ise Apocalypse Now. IMDB puanının 8.6 olduğunu öğrenip başladım izlemeye, nasıl psikolojik, nasıl ağır. İçim darlana darlana yarım saat izleyip 2şer saat uyuya uyuya bu uzun mu uzun(202 dk) filmi izledim. Martin Sheen'in oyunculuğuna alkış tutarken; filmdeki Kurtz'un (Marlon Brando) felsefesini net anlayamadım. (Sarışınlığım bazen ağır tutuyor, evet) Film aslında akıcı ama içindeki kavramlar ağır, böyle durup durup düşünmen gerekiyor. Bir yandan da yol filmi, bu yanı güzel.
Neyse film bana savaş zamanında insan psikolojisinin gel-gitlerini, askerliğin ne denli boktan bir şey olduğunu (bunu filmden önce de deneyimlemiştim), akıl ile delilik arasındaki o ince çizginin aşılmasının hiç mi hiç zor olmadığını, insanın savaştığı sebebi unutup sistemin içinde kaybolabileceğini falan düşündürdü. Bu arada bu yazıda mumlardan bahsedecektim ama şimdi filmi bu kadar ayrıntılı anlatma nedenime geliyorum:
Gerdi beni.
Öyle gerildim ki, sanki ben de o teknenin güvertesinde silah tuttum. Benim de arkadaşlarım öldü, yaralandı. Dedim ki biraz sakinleşmem lazım. Joy FM'i açtım, köşe lambamı ve mumlarımı yaktım. Joy FM'de "Kerem Görsev'le Caz Yeşili" programı devam ededururken, aynadaki yansımama baktım. Burnum hala şiş, doktor 3 ay ile 1 yıl arası demişti ki makul. Yüzüm hastalıktan solmuş. Yine de bir sevdim kendimi. Sonra düşündüm ki mum ışığı etkisi (candle affect).
Evet, bunun üstüne kafa yorup şu sonuçları çıkardım:
İlaçların etkisi mi, vücudumun isyanı mıdır bilmem tabiri caizse -ölü gibi- uyuyorum. Gözümü açınca, ya da uykumdayken sevgilim, annem-babam, Ezra, abim (ağabey) kimisiyle konuşmuş ama yarım hatırlıyor kiminin aradığını bile hatırlamıyorum.
Bu kadar uykudan sonra biraz kendime geldim. Yarım saat sonra yeni bol parasetamollu ilacımı içip yeni bir seansa başlayacağım.
Bugün uyku aralarındaki yemek ve vitamin depolama zamanlarımda kendimce ustalara saygı kuşağı yaptım, saygılar "Francis Ford Coppola" ya idi. Film ise Apocalypse Now. IMDB puanının 8.6 olduğunu öğrenip başladım izlemeye, nasıl psikolojik, nasıl ağır. İçim darlana darlana yarım saat izleyip 2şer saat uyuya uyuya bu uzun mu uzun(202 dk) filmi izledim. Martin Sheen'in oyunculuğuna alkış tutarken; filmdeki Kurtz'un (Marlon Brando) felsefesini net anlayamadım. (Sarışınlığım bazen ağır tutuyor, evet) Film aslında akıcı ama içindeki kavramlar ağır, böyle durup durup düşünmen gerekiyor. Bir yandan da yol filmi, bu yanı güzel.
Neyse film bana savaş zamanında insan psikolojisinin gel-gitlerini, askerliğin ne denli boktan bir şey olduğunu (bunu filmden önce de deneyimlemiştim), akıl ile delilik arasındaki o ince çizginin aşılmasının hiç mi hiç zor olmadığını, insanın savaştığı sebebi unutup sistemin içinde kaybolabileceğini falan düşündürdü. Bu arada bu yazıda mumlardan bahsedecektim ama şimdi filmi bu kadar ayrıntılı anlatma nedenime geliyorum:
Gerdi beni.
Öyle gerildim ki, sanki ben de o teknenin güvertesinde silah tuttum. Benim de arkadaşlarım öldü, yaralandı. Dedim ki biraz sakinleşmem lazım. Joy FM'i açtım, köşe lambamı ve mumlarımı yaktım. Joy FM'de "Kerem Görsev'le Caz Yeşili" programı devam ededururken, aynadaki yansımama baktım. Burnum hala şiş, doktor 3 ay ile 1 yıl arası demişti ki makul. Yüzüm hastalıktan solmuş. Yine de bir sevdim kendimi. Sonra düşündüm ki mum ışığı etkisi (candle affect).
Evet, bunun üstüne kafa yorup şu sonuçları çıkardım:
- Mum ışığının votka etkisi var.
- Romantik bir yemeğin olmazsa olmazı meğer insanları daha güzel gösterip karşı cinsi heyecanlandırdığı için varmış!
- İsveçliler hep köşe ışığı ve mum ışığı ile aydınlanırlar (İsveçlilerin doğayı ve geleceği ne kadar çok düşündüklerini, gelecek nesillere güzel bir dünya bırakmak için rüzgar enerjisini ölesiye yaymaya çalışmaları, geri-dönüşüm, poşet ve su konusundaki hassasiyetlerini göz ardı ettim burada) demek ki mum ışığının etkisinin farkındalar, bunu uygulaya uygulaya (Bir şey kırk defa söyleyince olur mantığıyla) tüm nesil güzel olmuş! -Çok zorladım.
Joy FM mi yoksa mum mu bilmem rahatlattı beni.
İlacımı alıp uyuyuabilirim artık.
Love is blindness.
5 Kasım 2012 Pazartesi
Hiç Böyle Hayal Etmemiştim!
Bugün bir arkadaşım dedi ki: "Sen İstanbul'da okumadın mı?"
-Hayır, dedim.
"Ne büyük cesaret!" dedi.
Şaşkındı.
E nolmuş yani, kariyer yapmaya geldim.
Sen git iki yıl ajansta canın çıkana kadar çalış, sonra pilin bitsin.
Öyle garip bir moddayım ki, eve gelip saatlerce uğraşasım gelirdi mutfak, yemek, odamla.
Şimdi yumurta mı kırsam, dolaptaki yemeği mi ısıtsamın zorlu çelişkisi içindeyim. (Yemek için canım anneme teşekkürler!)
Peki ya yüzümün morlukları?
Peki ya İzo'nun ailesi?
Peki ya iş-güç-meşgale?
Pekiii asıl soru şu, nerede o kocaman dalıp dalıp götüren dünya haritası?
Hayata kapılıp gitmeyelim!
Zaten hayatımın en riskli yaşındayım, dile kolay YİRMİ YEDİ!
27 yaşında hayata "Good bye and have a nice day." diyen onca insan...
Uyuşturucu, intihar, kaza; hızlı yaşam.
Neyse ki, hızlı yaşamım yok odamdan mutfağa gitmek bile zor gelirken; kendimi rockn roll life style'i benimsemiş değerlerle bir tutmam ne ironikmiş yazarken anladım.
Büyük işler başarmak, saatlerini bilgisayar karşısında geçirerek bedenen ve ruhen yorulmak, boş boş işlerle uğraşmak, boş işi büyük iş sanmak, topluma dair - zor durumdaki insanlara dair hiç bir atılımda bulunmadan yaşamak, o kadar farklı hayatlar var ki. İnsan neyi seçeceğini şaşırıyor cidden. En iyisi seni neyin mutlu edeceğini anlamak. O da zor be ana...
"Nesi zor be yavrum?"
Demez mi ana, der.
En iyisi mi yumurta kırayım.
PS: Kadınlara yaşı sorulmaz.
-Hayır, dedim.
"Ne büyük cesaret!" dedi.
Şaşkındı.
E nolmuş yani, kariyer yapmaya geldim.
Sen git iki yıl ajansta canın çıkana kadar çalış, sonra pilin bitsin.
Öyle garip bir moddayım ki, eve gelip saatlerce uğraşasım gelirdi mutfak, yemek, odamla.
Şimdi yumurta mı kırsam, dolaptaki yemeği mi ısıtsamın zorlu çelişkisi içindeyim. (Yemek için canım anneme teşekkürler!)
Peki ya yüzümün morlukları?
Peki ya İzo'nun ailesi?
Peki ya iş-güç-meşgale?
Pekiii asıl soru şu, nerede o kocaman dalıp dalıp götüren dünya haritası?
Hayata kapılıp gitmeyelim!
Zaten hayatımın en riskli yaşındayım, dile kolay YİRMİ YEDİ!
27 yaşında hayata "Good bye and have a nice day." diyen onca insan...
Uyuşturucu, intihar, kaza; hızlı yaşam.
Neyse ki, hızlı yaşamım yok odamdan mutfağa gitmek bile zor gelirken; kendimi rockn roll life style'i benimsemiş değerlerle bir tutmam ne ironikmiş yazarken anladım.
Büyük işler başarmak, saatlerini bilgisayar karşısında geçirerek bedenen ve ruhen yorulmak, boş boş işlerle uğraşmak, boş işi büyük iş sanmak, topluma dair - zor durumdaki insanlara dair hiç bir atılımda bulunmadan yaşamak, o kadar farklı hayatlar var ki. İnsan neyi seçeceğini şaşırıyor cidden. En iyisi seni neyin mutlu edeceğini anlamak. O da zor be ana...
"Nesi zor be yavrum?"
Demez mi ana, der.
En iyisi mi yumurta kırayım.
PS: Kadınlara yaşı sorulmaz.
30 Mayıs 2012 Çarşamba
"Numb"
Kulağımdaki şarkı.
Medya.
Duygu, profesyonellik.
Tüm kavramlar iç içe. Birbirine karışmış.
"Comfortably numb" olabilmeyi istemez mi insan? İster.
Bum.
Radyo programım da olmayacak zaten, her şey değişiyor. Uf.
Siyahi insanlara "zenci" denmesi ne kadar doğal bir kavram ülkemizde. Aslında "negro" nun tam karşılığı.
Ne güzel hafiflemiştim, ağırlaştım yine.
Stockholm Sendromunda olabilir miyim?
Belki.
11 Ocak 2012 Çarşamba
Pazar
Donesim yok. Yol yapasim var. Memleketimin pazarinda ayri yesil tonlari hakim. Kirmizisi ayri, turuncusu apayri. Pazari geride birakip gectigim yollarin kenarlarinda golcuklukler olusmus. Kovadan bosalircasina sozleri uygun olabilir havadan dokulen iplikleri tanimlamaya. İplik.
Sonra sirada memleketimin denizleri var, hem ne deniz. Civi gibi. Diyorum ki Ayvalik buz, diyorlar ki Altinoluk'u bos gecme. Diyorum ki Erdek; diyorlar ki Bandirma sen gerisine aldirma. Biraz Marmara biraz Ege. Yollar alinir, uzaklasir mi beyin? Akan sudan bir kez daha icilir, duran sudan ancak gecilir mi? Sorular sorular. Bu tatli ve fedakar ailecik nasil olur da bu kadar verici olabilirler? İnsanin sinirlari yok mudur? Egeli Egeli yasasam benim de sonsuz bir tahammulum olur muydu? Gelmis essek kadar olmus kizlari bes karis suratla yanlarinda takilirken nasil olur da hala pozitif takilabilirler? Aile anne baba olma bunu mu gerektirir; icgudusel midir? Onlar onde para renk tonlarini tartisirken kafamda ucusan milyon sorudan haberleri yok. Babam sadece dedi ki, hic bisi demedi. Sadece iyi ki geldin dedi. Ben diger gelislerimde boyle olmuyorum, nesi iyi ki gelmemin? Varligim mi? İnsana sevdiginin varligi bile iyi gelir degil mi? Annem de hic yorum yapmadi, benim anlatmami bekledi. Bor kac cumle soyledim. Sustu. İcimden gitmemis umudumun yukaek duvarlariyla kurdum bir kac cumleyi.
Oysa ki icimden bagirmak ve belki bir kac kotu soz kullanmak geciyordu. Hos istesem de annemin
yaninda zikretmezdim.
Yollarinda circir bocekleri catlayana kadar oten zeytinlik dolu Altinoluk'a gelmistik.
Buyukbaba ve babaanne uzaktaki memleketimdeydi, ziyaret edilip opulecek el yoktu. Denizin
turkuazligini tartisan anne baba, boyle yagmurlu havada gri olan denizin bana ozel renk
sergiledigini savundu. Mutlu olayim diye. Sevgi anlayisim buydu iste. Ozeti anne babamdi.
Ayvalik semalari kisin bir baska guzel oluyor. Gittigimiz her yere yagmur goturduk bugun, eger batila sararsam ki bayilirim "bereket goturduk" diyebiliriz.
İzmir il sinirina girmisken Haktan titrek sesiyle Arap Saci'ni soyluyor. Gercekten civi civiyi soker ve bu mudur bunun ilaci? Sibs demisti ki, seni boyle gormedim ki kendisi 7 yasimdan beri gorur beni. Neyse insankizi ve insanoglu iste... Olabiliyor.
Sonra sirada memleketimin denizleri var, hem ne deniz. Civi gibi. Diyorum ki Ayvalik buz, diyorlar ki Altinoluk'u bos gecme. Diyorum ki Erdek; diyorlar ki Bandirma sen gerisine aldirma. Biraz Marmara biraz Ege. Yollar alinir, uzaklasir mi beyin? Akan sudan bir kez daha icilir, duran sudan ancak gecilir mi? Sorular sorular. Bu tatli ve fedakar ailecik nasil olur da bu kadar verici olabilirler? İnsanin sinirlari yok mudur? Egeli Egeli yasasam benim de sonsuz bir tahammulum olur muydu? Gelmis essek kadar olmus kizlari bes karis suratla yanlarinda takilirken nasil olur da hala pozitif takilabilirler? Aile anne baba olma bunu mu gerektirir; icgudusel midir? Onlar onde para renk tonlarini tartisirken kafamda ucusan milyon sorudan haberleri yok. Babam sadece dedi ki, hic bisi demedi. Sadece iyi ki geldin dedi. Ben diger gelislerimde boyle olmuyorum, nesi iyi ki gelmemin? Varligim mi? İnsana sevdiginin varligi bile iyi gelir degil mi? Annem de hic yorum yapmadi, benim anlatmami bekledi. Bor kac cumle soyledim. Sustu. İcimden gitmemis umudumun yukaek duvarlariyla kurdum bir kac cumleyi.
Oysa ki icimden bagirmak ve belki bir kac kotu soz kullanmak geciyordu. Hos istesem de annemin
yaninda zikretmezdim.
Yollarinda circir bocekleri catlayana kadar oten zeytinlik dolu Altinoluk'a gelmistik.
Buyukbaba ve babaanne uzaktaki memleketimdeydi, ziyaret edilip opulecek el yoktu. Denizin
turkuazligini tartisan anne baba, boyle yagmurlu havada gri olan denizin bana ozel renk
sergiledigini savundu. Mutlu olayim diye. Sevgi anlayisim buydu iste. Ozeti anne babamdi.
Ayvalik semalari kisin bir baska guzel oluyor. Gittigimiz her yere yagmur goturduk bugun, eger batila sararsam ki bayilirim "bereket goturduk" diyebiliriz.
İzmir il sinirina girmisken Haktan titrek sesiyle Arap Saci'ni soyluyor. Gercekten civi civiyi soker ve bu mudur bunun ilaci? Sibs demisti ki, seni boyle gormedim ki kendisi 7 yasimdan beri gorur beni. Neyse insankizi ve insanoglu iste... Olabiliyor.
5 Ocak 2012 Perşembe
Uyku
Hissediyorum,uyusam cok guzel bir ruya gorecegim...
4 Ocak 2012 Çarşamba
Party Girl
It doesn't matter what you create
If you have no fun
Pretty girl, put down your pen
Come over here
I'll show you how it's done
I can dance
I can drink
In the dark
It's all a trick
Across the room
Across the street
I'm in the moment
Can't you see
I'm a party girl
Do a twirl
See my eyes throw a glance
Can't you tell I'm a natural
Life of a party girl
Funny girl
Make you laugh
Want me bad
Now I feel so much better
In the back of a car
I just met them tonight
And I feel like such a star
What's your name
What's your art
Nobody knows
About my broken heart
Yes I'm a party girl
Crazy girl
See my lips how they move
Can't you see I'm a natural
Life of a party girl
Sexy girl
I used to be so fragile
But now I'm so wild
What did you do last night?
Oh I was out so late now I'm so tired
I used to cry
But now I don't have the time
I used to be so fragile
But now I'm so wild
9 Ocak 2011 Pazar
Virtue
There is a small difference between being good and bad.
A belief inside of a person, can shape his/her character. It is up to the belief. A small surreal, non-touchable idea, an idealogy, a part of the life, an unexpected perspective, a way of thinking, a religion or just an understanding.
So what is good for whom?
A virtue?
What comes to your mind by saying "virtue" then?
I believe in goodwill.
I pray, I send energy, I wish, I hope... I choose the way of beliving. And I ask for.
I will always ask for the same thing, I want people with the same understanding.
Nothing more.
Nothing less.
A belief inside of a person, can shape his/her character. It is up to the belief. A small surreal, non-touchable idea, an idealogy, a part of the life, an unexpected perspective, a way of thinking, a religion or just an understanding.
So what is good for whom?
A virtue?
What comes to your mind by saying "virtue" then?
I believe in goodwill.
I pray, I send energy, I wish, I hope... I choose the way of beliving. And I ask for.
I will always ask for the same thing, I want people with the same understanding.
Nothing more.
Nothing less.
7 Ocak 2011 Cuma
Bina
Kafamı kaldırdım binaya baktım. Her gün önünden taksi avına çıktığım binaya ilk defa bakıyordum. Mezarlık arkamda kaldı.
Hava güneşli, gökyüzü mavi, bina sarı.
Tatlı bir sarı.
Demişti ki Hale bana, ayrıntılara takılıyorsunuz. Bu küçük şehirde yaşamanın avantajı, aynı zaanda dezavantajı. Ailecek uçan bir kelebeğin güzelliğinden konuşabiliyorsunuz. Yaprakların renginden. Müziğin tınısından. Elmanın lezzetinden uzun uzun.
Binaya baktığımda anladım ben de, İstanbul ayrıntıları kaçırtmaya başladı.
Bugün, tüm haftanın yorgunluğunun acısını çıkartırken vücudum, bunları düşündüm. Kaba sabalık, gelişi güzellik değil; ayrıntılar ve incelik beni mutlu eden.
Bina ki, mavi ile sarıyı buluşturdu, güneş gözümü kamaştırdı.
Taksiyi unuttum, mezarlığı ve bilinmeze giden yolculuğu unuttum. Saçımı düzleştirmek için zaman bulamayışımı, tuniğimle taytımın aslında çok uymadığını, ev arkadaşıma hoşçakal demeden çıkışımı, annemlerle dün akşam konuşmayışımı unuttum.
Binayı düşündüm.
Aslında tüm unuttuklarım da bu dezavantaj ve ayrıntıları düşünecek zamanın bolluğundan kaynaklıydı. Doğa kendimi bulmamı sağlar, beni duygulandırırdı.
İsveç'in Kalmar şehrinde karşıma iki defa çıkan Ceylan, sen ne güzeldin. Nasıl hislere sürükledin.
Şimdi bu kaos, bu kargaşa.
İnsan ne istiyor hayattan, ne buluyor?
Bu binaya nasıl bakmamıştım bugüne kadar?
Hayatın gündelik temposuna takılmıştım.
Yarın daha güzel bir gün olacak, her gün geçtiğim sokaklara başka gözlerle bakacağım.
Hava güneşli, gökyüzü mavi, bina sarı.
Tatlı bir sarı.
Demişti ki Hale bana, ayrıntılara takılıyorsunuz. Bu küçük şehirde yaşamanın avantajı, aynı zaanda dezavantajı. Ailecek uçan bir kelebeğin güzelliğinden konuşabiliyorsunuz. Yaprakların renginden. Müziğin tınısından. Elmanın lezzetinden uzun uzun.
Binaya baktığımda anladım ben de, İstanbul ayrıntıları kaçırtmaya başladı.
Bugün, tüm haftanın yorgunluğunun acısını çıkartırken vücudum, bunları düşündüm. Kaba sabalık, gelişi güzellik değil; ayrıntılar ve incelik beni mutlu eden.
Bina ki, mavi ile sarıyı buluşturdu, güneş gözümü kamaştırdı.
Taksiyi unuttum, mezarlığı ve bilinmeze giden yolculuğu unuttum. Saçımı düzleştirmek için zaman bulamayışımı, tuniğimle taytımın aslında çok uymadığını, ev arkadaşıma hoşçakal demeden çıkışımı, annemlerle dün akşam konuşmayışımı unuttum.
Binayı düşündüm.
Aslında tüm unuttuklarım da bu dezavantaj ve ayrıntıları düşünecek zamanın bolluğundan kaynaklıydı. Doğa kendimi bulmamı sağlar, beni duygulandırırdı.
İsveç'in Kalmar şehrinde karşıma iki defa çıkan Ceylan, sen ne güzeldin. Nasıl hislere sürükledin.
Şimdi bu kaos, bu kargaşa.
İnsan ne istiyor hayattan, ne buluyor?
Bu binaya nasıl bakmamıştım bugüne kadar?
Hayatın gündelik temposuna takılmıştım.
Yarın daha güzel bir gün olacak, her gün geçtiğim sokaklara başka gözlerle bakacağım.
7 Aralık 2010 Salı
Her!
I hate Björk!
How come she can be Violently Happy; while she has a movie like "Dancer in the Dark"?
Is she manic-depresive or what!
How come she can be Violently Happy; while she has a movie like "Dancer in the Dark"?
Is she manic-depresive or what!
1 Aralık 2010 Çarşamba
Işık
"Efendim?" dedim. (gerçekten anlamamıştım)
Işığın dedi, ışık.
Ve en eskilerimden, dedi ki bugün;
-Ama oraya daha gidecektik, orda mı!
Beni etkilemez, giderim yine.
Nasılsa çikolata!
Ve benim varlığım 1957 yılına dayanır.
Işığın dedi, ışık.
Ve en eskilerimden, dedi ki bugün;
-Ama oraya daha gidecektik, orda mı!
Beni etkilemez, giderim yine.
Nasılsa çikolata!
Ve benim varlığım 1957 yılına dayanır.
30 Kasım 2010 Salı
Sakın
Bunları öc almak için yaptığımı zannetme; çünkü öyle değil."
Keşke öyle zannetseydim, sindirmesi kolay olurdu.
Öc almak için yenisi gelmiş olsaydı, öc almak için gözümün içine bakıp söyleseydi.
İnsanın içindeki ego ve bencillik yine insanı mahveden.
"Umudun var mıydı hala?"
Bilmem, umut nedir ki. Gidişhatı belliydi iki inatçı keçinin. Gidecekleri tek yol başlarının diki işte. Ama o inat geçince sakinleşebilirler, sevgiyi hissedince durulabilirlerdi. Keçinin teki başka çayırlarda otlamak isteyebilir, başının diki derken bizim keçiden baya uzaklaşabilirdi.
Her şeyin ötesinde; bizim keçinin geçmediği çiti geçmişti, çiti geçtiğini söyleyerek.
Bizim keçi, susmayı seçmişti. Gurursuz davranıp, gururu korumak için. Hayatta siyah ve beyazlar olmalı derken grilerin hepsini silmişti tek seferde.
Sonunu düşünmeden.
Cesaret, gurur, aşk, korkaklık, yalan, gerçek ve mide bulantısı açıklayabilir her şeyi.
İnsanın içinde fırtınalar kopar kopar da, artık gücü kalmaz.
Durulur.
Ertesi gün yeni bir maskeyle devam eder hayatına.
Biri ölmüş gibi.
Kayıp.
Keşke öyle zannetseydim, sindirmesi kolay olurdu.
Öc almak için yenisi gelmiş olsaydı, öc almak için gözümün içine bakıp söyleseydi.
İnsanın içindeki ego ve bencillik yine insanı mahveden.
"Umudun var mıydı hala?"
Bilmem, umut nedir ki. Gidişhatı belliydi iki inatçı keçinin. Gidecekleri tek yol başlarının diki işte. Ama o inat geçince sakinleşebilirler, sevgiyi hissedince durulabilirlerdi. Keçinin teki başka çayırlarda otlamak isteyebilir, başının diki derken bizim keçiden baya uzaklaşabilirdi.
Her şeyin ötesinde; bizim keçinin geçmediği çiti geçmişti, çiti geçtiğini söyleyerek.
Bizim keçi, susmayı seçmişti. Gurursuz davranıp, gururu korumak için. Hayatta siyah ve beyazlar olmalı derken grilerin hepsini silmişti tek seferde.
Sonunu düşünmeden.
Cesaret, gurur, aşk, korkaklık, yalan, gerçek ve mide bulantısı açıklayabilir her şeyi.
İnsanın içinde fırtınalar kopar kopar da, artık gücü kalmaz.
Durulur.
Ertesi gün yeni bir maskeyle devam eder hayatına.
Biri ölmüş gibi.
Kayıp.
28 Kasım 2010 Pazar
İzmir
Buraya bir fotograf gelecek.
1957 benim dogumumun sebep yılıdır.
Ve tabagın kenarındaki desenler asimetrikse hosuma gider.
A Moment to Remember filmini izlerken gözyaşlarımla boğulmadıysam, daha da boğulmam diyordum. İnsan tükürdüğünü yalar mı?
Ahmet Ümit artık can sıkmaya başlamadı mı?
Hayata bir defa geliyoruz, tadını çıkaralım.
Sanki tek taraflı bir şeymiş gibi.
Ne çok etken var.
Kurudut, kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı ve ıhlamur.
Biraz sıkkınlık.
Dost sesi, dost kucağı, dost ıhlamuru.
Dostlar candır hayatımda.
Özlerim delice.
İzmir'de Silence isimli bara giderdik. Her şey o kadar eğlenceli gelirdi ki MFÖ'nün "Sakın Gelme" şarkısında şımarık şımarık oynarken, iki yıl içinde bütün bunların sadece birer anıya dönüşeceğini, insanların, hayatın değişeceğini düşünemezsiniz.
Ve zaman, zaman ki değiştiren. Zaman ki umutları farklılaştıran.
"Var" lık bazen "yok"luğa neden olabiliyor.
Var dediniz, kaybettiniz.
Ya da kaybettirdiniz.
Oysa ki.
Yok artık oysalar.
Midye dolma da yok. Tava da.
1957 benim dogumumun sebep yılıdır.
Ve tabagın kenarındaki desenler asimetrikse hosuma gider.
A Moment to Remember filmini izlerken gözyaşlarımla boğulmadıysam, daha da boğulmam diyordum. İnsan tükürdüğünü yalar mı?
Ahmet Ümit artık can sıkmaya başlamadı mı?
Hayata bir defa geliyoruz, tadını çıkaralım.
Sanki tek taraflı bir şeymiş gibi.
Ne çok etken var.
Kurudut, kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı ve ıhlamur.
Biraz sıkkınlık.
Dost sesi, dost kucağı, dost ıhlamuru.
Dostlar candır hayatımda.
Özlerim delice.
İzmir'de Silence isimli bara giderdik. Her şey o kadar eğlenceli gelirdi ki MFÖ'nün "Sakın Gelme" şarkısında şımarık şımarık oynarken, iki yıl içinde bütün bunların sadece birer anıya dönüşeceğini, insanların, hayatın değişeceğini düşünemezsiniz.
Ve zaman, zaman ki değiştiren. Zaman ki umutları farklılaştıran.
"Var" lık bazen "yok"luğa neden olabiliyor.
Var dediniz, kaybettiniz.
Ya da kaybettirdiniz.
Oysa ki.
Yok artık oysalar.
Midye dolma da yok. Tava da.
24 Kasım 2010 Çarşamba
Uyuşturucu
Gibi bazıları. Zarar verdiğini düşünürsün vücuduna, kalbine, ruhuna.
Vaz geçemezsin.
Bir anda atarsan belki kurtulursun.
Şimdi damarlar temiz.
Ne mutlu.
RugRats'ı severim, ama çocukluklarını değil, bebekliklerini.
Tommy Pickles da solucanları toplardı.
Eminim sobanın üstündeki oyuncak tencerede solucan pişirmeye çalışmadığına.
Bu uyuşturucuyu anlatan bazı şarkılar var; I feel you.
Her düşen yaprakta, nehirde, aldığı her nefeste hissetmesin kimse kimseyi.
Kendini daha çok sevsin ki olgun ilişkiler yaşanabilsin.
Toplumun huzuru artsın böylece.
Gelişelim.
İsveç'i özlüyorum.
Vaz geçemezsin.
Bir anda atarsan belki kurtulursun.
Şimdi damarlar temiz.
Ne mutlu.
RugRats'ı severim, ama çocukluklarını değil, bebekliklerini.
Tommy Pickles da solucanları toplardı.
Eminim sobanın üstündeki oyuncak tencerede solucan pişirmeye çalışmadığına.
Bu uyuşturucuyu anlatan bazı şarkılar var; I feel you.
Her düşen yaprakta, nehirde, aldığı her nefeste hissetmesin kimse kimseyi.
Kendini daha çok sevsin ki olgun ilişkiler yaşanabilsin.
Toplumun huzuru artsın böylece.
Gelişelim.
İsveç'i özlüyorum.
22 Kasım 2010 Pazartesi
Oh!
Dekore ediyorum odamı, evimizi =)
Bu da halam'dan (büyük) keçe bebek.
Hayatı tii'ye alır, bazen ruhlarımızı değişiriz.
Nadir ama. (Rarely de değil, very often hiç değil. Very sometimes)
"Bas bas paraları Leyla'ya, bi daha mı gelecez dünyaya!"
20 Kasım 2010 Cumartesi
Menemen
Ömer Seyfettin'in bir çok içki masasına meze yaptığım sözcükleri; "Ben Gönen'de doğdum."
And hikayesinin ilk cümlesidir bu.
Benim de çocukluk hayalim. "Ben Menemen'de doğdum"
Hayallerimin yanında daha gerçeğe yakın olanı aslında.
Menemen bir Anneanne evi. Kaç yaz orda geçti, kuzen nufüsumuzla kaç çeşitli oyunlar uydurduk bu memlekette. Şimdi oturmaya çalışan düzenle ne sıklıkta ziyaret edebilirim bu karmaşık memleketi merak ederim. Kubilay olayı, tarım ve göç gelir insanların aklına "Menemen" diyince. Benimse aklıma kuzen gelir, pişi gelir, sevgi gelir, soba gelir, taraça gelir. Anneannenin anlattığı hikayeler, erdem ve zorluklar gelir.
Şöyle cümleler duyulur;
-Hayırlısıysa olur.
-Kaderinde yazıldıysa gerçekleşir.
-İnşallah yavrum.
-Sağol evladım, Allah sana da göstersin.
-Allah herkesin gönlüne göre verir.
-Her şey olacağına varır.
Bu cümleler de çılgın sevilen ve sayılan birinden duyulunca kişi bir durur düşünür. Öyle mi acaba diye. Aslında hep kendi tercihlerinle gelmişsindir bir yerlere. Ama ananenin sözleri bir huzur yaratır, bir sakinlik. Salıp gidesin gelir sanki hayatının iplerini eline almış biri her şeyi yoluna koyacak gibi...
O anda ağabey odaya girer, der ki; "Bokumda boncuk buldum ister misin?"
Evet abimi (abi!) severim.
Başka bir huzurdur yani Menemen. Evet maskulendir, ama candır.
Büyük dayının tuttuğu mercandır, çipuradır; küçük dayının dilindeki sendikadır; büyük teyzenin firtekesi; küçük teyzenin sakinliği; kuzenlerin çeşitliliğidir. Bir duygu yoğunluğudur.
And hikayesinin ilk cümlesidir bu.
Benim de çocukluk hayalim. "Ben Menemen'de doğdum"
Hayallerimin yanında daha gerçeğe yakın olanı aslında.
Menemen bir Anneanne evi. Kaç yaz orda geçti, kuzen nufüsumuzla kaç çeşitli oyunlar uydurduk bu memlekette. Şimdi oturmaya çalışan düzenle ne sıklıkta ziyaret edebilirim bu karmaşık memleketi merak ederim. Kubilay olayı, tarım ve göç gelir insanların aklına "Menemen" diyince. Benimse aklıma kuzen gelir, pişi gelir, sevgi gelir, soba gelir, taraça gelir. Anneannenin anlattığı hikayeler, erdem ve zorluklar gelir.
Şöyle cümleler duyulur;
-Hayırlısıysa olur.
-Kaderinde yazıldıysa gerçekleşir.
-İnşallah yavrum.
-Sağol evladım, Allah sana da göstersin.
-Allah herkesin gönlüne göre verir.
-Her şey olacağına varır.
Bu cümleler de çılgın sevilen ve sayılan birinden duyulunca kişi bir durur düşünür. Öyle mi acaba diye. Aslında hep kendi tercihlerinle gelmişsindir bir yerlere. Ama ananenin sözleri bir huzur yaratır, bir sakinlik. Salıp gidesin gelir sanki hayatının iplerini eline almış biri her şeyi yoluna koyacak gibi...
O anda ağabey odaya girer, der ki; "Bokumda boncuk buldum ister misin?"
Evet abimi (abi!) severim.
Başka bir huzurdur yani Menemen. Evet maskulendir, ama candır.
Büyük dayının tuttuğu mercandır, çipuradır; küçük dayının dilindeki sendikadır; büyük teyzenin firtekesi; küçük teyzenin sakinliği; kuzenlerin çeşitliliğidir. Bir duygu yoğunluğudur.
12 Kasım 2010 Cuma
3 Ev
Bir sürü ev demiştim.
Üç ev var.
Birincisi mezarlıkların arasında minicik ufakcık. Sevimlicik, sıcacık.
O evde vardı bir süleymancık.
Bir gece tuvalette gördüm onu, nasıl şeffaf, nasıl pembe. Gözleri kocaman,
siyah.
Korkmadım -ki korkarım böcekten- çünkü bu süleymancıktı. Çocukken nasıl
kıyabildiğimi düşündüm. Canilik. Dexter'cılık oynamak bilmeden.
O ev anadoludaydı, üç esmerli evin tek sarışını. Nasıl mutlu zamanlar geçirdim, işimin ilk zamanlarında (hoş daha kaç zaman oldu).
İkincisi ilginç bir çiftin evi. Sevimliler. Ama böcekler sevimsizdi.
Karşıyaka'daki evde nasıl karşılamışsam üç karafatmayı baş başa, bu evde ikisini üçünü dördünü gördüm. Mutfağa girmeden kapı önünde sabit, sesli adımlar atıyordum korkup kaçsınlar diye.
Kaçmadılar hiç.
Üçüncü evde yine iki esmer vardı ve balıklar. Güleryüz, içtenlik.
Kış çayı, köpek balığı ve iki adet akciğer en belirgin anılar.
6 balığın hep birlikte öldüğünü son ziyaretimde öğrendim. Akvaryuma alınan deniz yıldızının insafsızca intiharı balıkları da öldürmüştü. Ne yalan söyleyeyim en çok ürkek köpekbalıklarına üzüldüm.
Bu evler iki buçuk ay ağırladılar beni. Hepsinin ayrı rengi var, birincisi fıstık yeşili; ikincisi turuncu;üçüncüsü ise sarı.
Adı geçen bütün canlılar tabi ki bilinçaltıma işleyip birkaç rüyamın başkahramanı oldular!
Süleymancık, karafatma ve balık.
Bu bir başlangıç =)
Nasıl mı?
Çok şey değişti hayatımda.
Son 5 ayda bir sürü değişim.
Ülke, şehir, çevre, ev, kıyafet, konum, para,bakış açısı...
Çok işte.
Bir sürü anı.
Bir sürü böcek.
Bir sürü rüya, evet rüyalarım saçma sapan.
Bir el çantasıyla geldim İstanbul'a iş görüşmesine. Şimdi bir iş, beş bavul eşya, bir oda, bir ev arkadaşı ve bir evim var. Mutluluk!
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
This is Brandnew!
So, you ask how?
Lots of things has changed in last 5 months.
Country, city, environment, home, clothes, money, point of view...
Things.
A lot of memory.
Some bugs.
Some bullshit dreams, yes I do have.
I came to Istanbul only with my handbag. Now, I have a job, five lagguges, a room, one roommate and a house. Happiness!
Çok şey değişti hayatımda.
Son 5 ayda bir sürü değişim.
Ülke, şehir, çevre, ev, kıyafet, konum, para,bakış açısı...
Çok işte.
Bir sürü anı.
Bir sürü böcek.
Bir sürü rüya, evet rüyalarım saçma sapan.
Bir el çantasıyla geldim İstanbul'a iş görüşmesine. Şimdi bir iş, beş bavul eşya, bir oda, bir ev arkadaşı ve bir evim var. Mutluluk!
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
This is Brandnew!
So, you ask how?
Lots of things has changed in last 5 months.
Country, city, environment, home, clothes, money, point of view...
Things.
A lot of memory.
Some bugs.
Some bullshit dreams, yes I do have.
I came to Istanbul only with my handbag. Now, I have a job, five lagguges, a room, one roommate and a house. Happiness!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


